“Aum” Sembolü

“Aum” Sembolü
”Aum” veya ”Om” Hinduizm ve çoğu Hindistan’a özgü inanç sistemlerinde dinsel ya da mistik etkisi olduğuna inanılan sözcüklerin (mantra) en kutsalı sayılan hece.[1] Aum’ı temsil eden sembol omkar olarak adlandırılır ve dört farkındalığın bulunduğu dört durumu temsil eder. Telaffuz edildiğinde, akciğerlerde başlar ve dudaklarda biter.
A sesi, evrenin ve onun içindeki bütün nesnelerin yaratılış yönünü temsil eder. Duyular ile dünyanın varlığı arasındaki ilişkidir.

U sesi, Duyularımızla görebildiğimiz ve duyabildiğimizden daha büyük bir içsel duyguyu temsil eder.

M sesi, evrenin dönüştürücü enerjisini ve varlığınızın düşüncelerini ve inançlarını karakterize eder.

Dördüncü ses, sessizlik yani sözlü telaffuzun ötesinde olan titreşimdir.

“OM” telaffuz edilirken üç ses oluşur, yani aaaa + ooooo + mmmm. Midede göğüsteki sinir sistemi ile birlikte “aaaa” sesi, boğazda “oooo” sesi, burun deliklerinde ve beyinde “mmmm” sesi ile harekete geçirilir. Bu enerji, vücuttaki hayati organlarda omuriliği ve beyini harekete geçiren enerji akışına neden olan karna hareket eder. OM’un düzenli olarak zikredildiğinde konsantrasyonu artırdığı söylenmesinin nedeni de budur.

OM, yaratıcı enerjinin başlangıcından yıkıma kadar her yönünü temsil eden bir ses aracılığıyla kişi ile kozmos arasındaki bağı temsil eder. Sessizliğin gizli sesi, olağanüstü dünyanın egoizm ve yanıltıcı doğası aracılığıyla bilinçli farkındalıktan gizlenmiş aşkın farkındalığıdır. Bu nedenle Om sesi, sağlam meditasyonların önemli bir parçası olmuştur.

https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/originals/3f/63/96/3f6396a6ff24904e3bbd9ad723fc13f7.jpg

Sanskritçe yazılmış sembolün her bir parçası simgesel anlamlarla doludur.

AUM sembolü üç eğriye, bir yarım daire ve bir noktaya sahiptir.

Birinci eğri (büyük kıvrılma) şu anda bulunduğumuz bilinçli normal uyanıklık durumunu ifade eder. En büyük eğridir çünkü içinde en çok bulunduğunuz durumdur. Eğrinin açık şekli ve konik biçimi, zihnin bilinç durumunda gerçek benliğin kalıcılığının sona erdiği yerde olduğunu gösterir. Büyük eğriyle temsil edilen bu bilinç hali dışa dönüktür ve beş duyu ile dünya arasında bağ kurar.

Üzerindeki kıvrılma derin uyku (sushupti) veya bilinçsiz hali simgelemektedir.

İkisinin ortasından çıkan kıvrılma yani ortadaki eğri (uyanma) ve iki (derin uyku) eğrileri arasında durur ve rüya durumunu temsil eder. Bu durumda bireyin bilinci içeridedir ve hayal gören benlik, göz kapaklarının ardındaki dünyanın büyüleyici görünümüdür.

Fakat bunun üstündeki nokta ve açık eğri sembolü daha yüksek ve daha kutsal bir anlam taşımaktadır.

Nokta mutlak bilinci temsil eder; Bu yalnızca uyanık olmakla aynı şey değil, ancak kendinizin ve çevrenizdeki her şeyin farkında olduğunuz anlamına gelir. Grafiksel olarak noktanın bulunduğu yer önemlidir. Nokta, insan zihnini temsil eden eğriler kümesinin dışındadır, ancak onu görmenin yolu, zihnin kendisine bakmaktır.  Zihni aynı zamanda kişinin gerçek, sonsuz benliğini bulmanın tek ve en güvenilir kaynağı olarak düşünürsek, noktaya ulaşmak için üç alt eğri kullandığımızı söyleyebiliriz. Bu son derece sakin, huzurlu ve keyifli bir hal, tüm manevi etkinliğin nihai amacıdır. Mutlak (göreli olmayan) bilinç hali, diğer üç durumu aydınlatır.

Noktanın altındaki yarım daire, mayayı (illüzyon örtüsünü) temsil eder, Daire içeriye doğru kıvrımlıdır ve bu yarı daire üstteki noktaya dokunmaz. Yani bu kısım en yüksek bilinç durumunun Maya’dan etkilenmediğini tasvir eder.

Bunun için, sembol içeri doğru kıvrımlıdır. İçeri girip, düşüncelerle ve şeylerle özdeşleşmeyi bırakarak, bunların altında yatan şeyleri görürüz. Alt eğrilerin temsil ettiği üç şeyi inceleyerek, en sonunda üst noktayı yani gerçek benliği algılarız.

Reklamlar

Westworld – Kaos (2. Sezon Fragman Analizi)

Westworld – Kaos (2. Sezon Fragman Analizi)

HBO’nun içinde mükemmel semboller ve metaforlar barındıran Westword serisinin ikinci sezon fragmanı yayınlandı!

Yazmaya başlamadan önce her ne kadar sadece ikinci sezonun fragmanına ait bazı kısımlardan bahsedeceğimi düşünsemde alakalı olduğunu düşündüğüm ilk sezondan pek çok sembole de bu konuda değinmiş oldum.

İlk sezonun sonunda gelecekte Samurai World adını alan bir dünyadan izler görebileceğimizi söylemiştim. Yeni fragmanda Asyalılar adına kullanılmış olabileceğini düşündüğüm bir şey ve pek çok sembol dikkatimi çekti. Dilerseniz hemen bunlara geçeyim.

Hatırlarsanız Westword ile ilgili ilk yazımda piyano metaforundan bahsetmiştim. Şovdaki piyano unsuru ile ana bilgisayarların bilinç kazanma fikri arasında bağlantı olduğunu biliyoruz. Bu bize daha dizinin giriş sahnesinde sürekli gösterilen önemli bir kısımdı zaten. Hostlar karar vermediklerinin otomatik bir dizilime girdiklerinin farkındaydılar. Sadece kendileri için Ford tarafından planlanan bu döngüde bilinç kazandıklarında gerçekliğinin yarattığı doğayı göreceklerdi. Birinci sezonda Maeve’ın ayaklanması ve sezon sonunda Dolores’in silahı çekmesiyle bu sürecin iyi bir ivme kazandığını görmüş olduk.

Bununla birlikte ilk sezonda bazen piyanoda çalınanların piyano rulolarıyla uyuşmadığını geçmiş yazımda söylemiştim. Ev sahiplerinin kendi bilinçlerine sahip olmaları ve programlamaya karşı koymaları için bir metafordu bu da. Öyle ki yeni fragmanın açılışı da buna çok güzel referans olabilecek bir kısımla başlıyor.

Kanlı bir piyano rulosu görüyoruz. Artık hostlar kendileri için planlanmış bu döngüde bilinç kazandı diyebiliriz. Artık bu döngüyü aşıp kaos vaktini başlattılar. Ama ondan önce hatırlamamız gereken birkaç soru var. Ford kendini öldürmek için Dolores’i planladı mı? Yoksa bilinç kazanan hostlar artık tamamen özgür iradesiyle mi hareket ediyor? Neyse geçmiş sezondaki soruları birazdan tekrar hatırlatacağım. Ama şunu unutmamamız gerek. Zaten baştan beri otomatik dizilime girenler diyerek bahsettiklerim için, dizi hiç bir zaman “robot” tabirini kullanmadı dolayısıyla hostlarla bilinç kazanma arasındaki bu ilişki bize pek çok soruya cevap aramızı gerektiriyor diyebilirim.  Tabi durum belki de tahmin ettiğimizden öte bir şey de olabilir. Çünkü fragmanın sonunda MIB’nin hafifçe gülümsediğini görüyoruz. Çıkan bu kaosun onu mutlu ettiği gözüküyor. Belki de tüm bu süreç onun labirentten çıkmasını daha da kolaylaştırıyordu.

Tüm bunları anlatırken geçmiş sezonda cevaplarını bulamadığımız birçok soru olduğunu unutmamalıyız. Dolayısıyla anlattıklarımın içinde pek çok spekülasyon olduğunu unutmayın. Şimdi geçmiş sezonda cevaplarını tam anlamıyla bulamadığımız birkaç soruyu söyleyeyim. Örneğin; Ford, planladığı şeyleri tek tek harekete geçirirken gerçekten oluşacak bu kaosa izin verdi mi? Bilinçlenme sürecinde bundan daha sonrasını düşünmeden mi hareket etti? Dolores’in kaosu başlatan ateşi gerçekten Ford’u öldürdü mü? Yoksa vurulan Ford’un replikası mıydı? Ford tüm bunları planlayıp sonrasını hostların özgür iradesine mi bıraktı yahut onlara bunları öğretmek mi gerekiyordu? Hostlar için tüm bu olanlar bilinçlenme sürecinin ötesinde bir sınav olabilir mi? Tüm bunların üzerine düşünmek gerek. Tabi dizinin bizden beklediği de tam olarak bu. Dizide geçen pek çok soru ve  felsefi sorun üzerine düşünmemiz. “Bilinç nedir?” “Bilinç kazanmanın yolu neyden geçer?” gibi.

Neyse konumuza geçersek Dolores ve beraberindekiler için artık kaos vakti başladı diyebilirim. Bunu kanlı piyano rulosundan da anlamış olduk.

Diğeri belkide en önemli kısım olan Bernard’ın parka giren ölü bir kaplanın önünde düşünceli bir şekilde durduğu sahnedir.

Biliyorsunuz ki bir kaplanın dizinin ilk sezonunda geçen yer ile bir ilgisi yok. Dolayısıyla Maeve’in kaçtığı bölümden hatırlayacağınız üzere akıllara “SW” yazılı duvar gelecektir. Bunun yüksek olasılıkla “Samurai World” veya “Shogun World” olacağını söyleyebilirim. Önemli kısım ise şu kaplan, Asya kültüründe popüler bir simgedir. Asya’da kaplan, kralların gücü ile ilişkilidir ve kaplan sembolü güç, tutku ve acımasızlığın sembolüdür. Evrensel olarak bu sembolü aynı zamanda yıkım ve şiddet gücü olarak yorumlayabiliriz.

Hatırlarsanız dizinin ilk sezonda bir hayvan sembolü daha kullanılmıştı. Ford’un yılanı yönlendirdiği sahneden bahsediyorum. Yılan Hristiyan Sembolizminde bilgeliği temsil eder. (Tabi bu biraz değişken bir konu; zira hem bilgeliğin temsili olarak İsa’yı, hem de dünyevi yanıyla şeytan olarak baştan çıkarıcılığı anlatır. Bu anlamda düşüşe neden olan kişidir; kötülüğün gücünü, yıkımı temsil eder.) Bunu her iki anlamda da değerlendirecek olursanız dizinin farklı yönlerine ait bazı soruların üzerine daha net cevaplar bulabilirsiniz. Bu anlamda Ford’un yılanı yönlendirdiği sahnede neden siyah şapka tercih edildiğini ve MIB ile aralarında geçen konuşmaların labirentle olan bağı daha kolay anlaşılabilir.

“Şeytanla arkadaş olmadan tanrıyı oynayamazsın.” —Robert Ford

Şimdi neden bunu Hristiyanlık adına yorumladığımı düşünebilirsiniz. Eğer J.J. Abrams’ın yapıtlarını izlediyseniz pek çoğunda Hristiyan sembolizmine atıf yaptığını biliyorsunuzdur. (Bkz: Truman Show) Aynı şey bu dizi için de geçerlidir örneğin Arnold’un Bernard olarak tekrar vücut bulması, (İsa’ya olan atıf) bu anlamda Arnold’un Bernard’ın zaten anagramı olması gibi.

Hostları yönlendirmede söz konusu üç kişininin (Ford, Arnold, Bernard) de Hristiyanlıktaki üçleme yani teslise yapılan bir metafor olduğu ve bu konuda daha pek çok şeyden bahsedilebilir ama biz yılan sembolüne geri dönelim. Burda bize Ford’un bilgeliği elinde tuttuğu anlatılmak istemişti. Aynı zamanda Ford’un Therasa ile yemek yediği sahneyi hatırlayın. Burda da zamanı durdurmuştu. Bunlar yine bizlere aynı şeyleri yönetimin gücün Ford’un elinde olduğunu anlatılıyor.

Neyse asıl konudan çok saptık. Kaplanın eski batıya ait olmadığını söylemiştik. Dolayısıyla Asya kültüründe anlattıklarıma dayanarak bu kaplanın yıkımı, zulüm ve gazabı temsil ettiğini özetle tekrar söyleyelim. Bu anlamda kaplanın ölüşünü seyreden Bernard, bize Dolores ve beraberindeki hostların getirdiği kaosu anlatıyor diyebilirim.

Fragmanda farklı pek çok sahneye değinilse de ben yoğunlukla bu ikisi üzerine durmak istedim. Son olarak Ford’un bu sezon olup olmadığı konusu çok merak edilse de muamma.

“Piyano, müziği beğenmedi diye piyanisti öldürmez.” —Robert Ford

 

(Yer alan bilgileri kaynak göstermeden paylaşmayın!)

Sınırları Kaldır!

Sınırları Kaldır!

Tüm markalar ürününü pazarlarken hayal gücünün ötesinde bir reklam fikri ile karşımıza çıkmıyor. Bugün sizlere izlerken çok beğendiğim Samsung reklamından söz edeceğim. Samsung’un VR konulu sergilediği video, pazarlama stratejisinin ötesinde kaliteli özgün felsefesi olan bir reklam filmi olmuş. Marka, sınırların ve engellerin aşıldığı yolculuğu bize bir devekuşu ile anlatıyor. Devekuşları her ne kadar bir kuş türü olsalar da uçamazlar. Kanatlarını sanki uçacakmış gibi açarlar, ancak kendi ağırlığını kaldıramazlar. Peki ya aralarından biri bu deneyimi keşfetse ne olurdu?

Teknoloji uzun zamandır insanlara yardım etmek için, bir diğer deyişle insanların yapamadığı hayatları kolaylaştırmasına yardımcı olmak için gittikçe artan bir şekilde kullanılmakta.

VR teknolojisi de böyle. Her çeşit oyundan eğlenceye kadar kullanılırken, bu teknolojinin insanların fiziksel kısıtlamalarından dolayı yapamadığı şeyleri hissetmelerine ve deneyimlemelerine yardımcı olmak için kullanıldığını görüyoruz.

Samsung’un tam olarak bu konuda yapmış olduğu #DoWhatYouCant hashtagi ile paylaştığı söz konusu reklamı aşağıdan izleyebilirsiniz.

Bu reklam, Samsung Gear VR takıp bir sanal uçuş simülatörü başlattıktan sonra uçmayı öğrenen bir devekuşunu bizlere gösteriyor.

Devekuşlarının yapıları gereği uçamadığını biliyoruz. Bu anlamda devekuşları, hem bu sınırı aşmak adına hem de Samsung’un kendi adına kullandığı güzel bir metafor olmuş. Öyle ki marka, strateji olarak ”Sınırları kaldır” felsefesi üzerinde duruyor. Altta da paylaşacağım diğer bir Samsung reklamını izlerseniz Gear 360, VR, sonsuz ekran ve şu an elimizin altında bulunan her şeyden önce hayal edemediğimiz pek çok şeyi görüyoruz. Bu ürünlerde de gösterilen şey aynı, daha geniş açıyla bakmak bu görüş açımızdaki engelleri aşmak daha doğrusu “sınırları kaldırmak.” Bu yüzdendir ki deniz, gökyüzü ve daha çok ufka dayalı görüntülerin reklamda kullanıldığını görüyoruz. Uzay temalı duvar kâğıdı kullanmalarının sebebi de aynı. Yer çekimine karşı sınırları kaldırmak.

Devekuşları kanatları olsa da uçamamakta, yeryüzündeki diğer hayvanlar arasında uzun boylu durmaktadır. Bu ikilik, devekuşunun yetenekli bir hayvan olduğunu, ancak her iki ayağının da yerde kalmayı seçtiğini simgeler. Güçlü olmasına rağmen, aynı zamanda alçak gönüllüdür boynu yüksekte de olsa zirveye talip olmaz. Oysa reklamdaki gibi bu sınırları kaldırdığında herkes ona hayran kalır. Bu reklamda da görüldüğü üzere devekuşunun yapısı teknoloji ile aşılmış. Firma da zaten tam olarak buna dikkat çekiyor; “Yapılamayanı yapıyoruz ki başarılamayanı başarın.”

Devekuşunun uçamayan devasa bir kuş olduğunu söylemiştim. Onun bu özelliğini düşmanları sık sık hafife alır. Onlar gerekmedikçe çatışmayan, utangaç hayvanlar olsalar da kendini alıkoyan şeylere karşı hızlı tekmelerle karşısındakileri sakatlayabilir ve bazen öldürürler. Sanıyorum ki eski Mısır geleneğinde devekuşu yumurtalarının doğum ve diriliş olarak sembolize edilmesinin de sebebi budur. Markanın da bu şiarı yeniden canlanmaya yönelik güzel bir hareket olmuş.

FCB-Chicago-Samsung-ostrich-5.png

Markanın geçmişte Note 7’de patlayan pillere karşı kalitesinden taviz vermediğini gördük. Bu nedense bana yine bu reklamdaki devekuşunu hatırlattı.

Biliyorsunuz ki halk arasında yaygın olarak bilinen devekuşunun tehlike anında kafasını saklanmak için kuma gömdüğü bilgisi aslında tamamen yanlış bir bilgidir. Devekuşları kafalarını kuma gömmezler ancak tehlike altında kaldıkları zaman düşmanlardan saklanabilmek için, başını yere yakın tutarak araziye uyum sağlamaya çalışırlar.

Samsung’da geçmişte yaşadığı bu trajik olayı aşabildi. Marka, başını kuma gömmedi ve bunu aşmayı başardı. Samsung’un Note 7 serisinde yaşadığı talihsiz olaya karşı bu reklam ile kendini affettirmeye yönelik iyi bir adım attığını düşünüyorum.

 

La vie est breve

La vie est breve

Mustafa Kemal Atatürk’ün Fransızcadan tercüme ettiği bir şiir çevirisi var. Bu şiiri arkadaşı Salih Bozok’a bir mektupla gönderdiği bilinmekte.  İşte merhabayla elveda arasında bir ömrü anlatan o şiir:

 

la vie est bréve – hayat kısacık..
un pen de reve – azıcık hayal,
un oen d’amour – sevgi, azıcık..
et puis bonjour – derken merhaba…
la vie est vaine – hayat anlamsız..
un pen de peine – biraz ıstırap
un pen d’espair – ve umut yalnız
et puis bonsoir – derken elveda…

Sofya’da hayat güzel geçiyordu.
Fransızcamı geliştirmiştim.
Ne de olsa davetli sürgün hayatı,
diplomatik misyonların davetleri, ziyafetler, açılışlar, akşam yemekleri…
Memleketim için ne gerekiyorsa, buradan yapmaya çalışıyordum.
Arkadaşlarımla yazışmayı hiç aksatmadım, zaman bizim zamanımızı bekliyordu…

Bir gün, Sofya’nın müzikli bir çay bahçesinde
birden yanı başıma bir bulgar köylüsü geldi.
garson, onunla ilgilenmekten hoşlanmadı.
Köylü: “Bulgaristan, benim çalışmamla yaşatılıyor.
Bulgaristan benim tüfeğimle korunuyor.
Verin çayımı pastamı, alın parasını” dedi.
Ben de köylüden yana çıktım.
“benim de köylüm böyle olmalı,”dedim.
“işte böyle olmalı!”

Dimitrina, General Ratçov Patrov’un kızıydı.
Onunla sık sık beraber olmak durumundaydık.
Babası bulgar müdafaa vekiliydi,
davet eder, her seferinde gelirdim.
Kızıyla dans ederdik,
ondan çok hoşlanırdım.

Konu dönüp dolaşıp siyasete gelince
“kadın erkek eşitliği” derdim Dimitrina…
Seçim hakkı, seçilme hakkı, kadınların her türlü özgürlüğü olmalı”
Dimitrina da “bu Avrupa’da bile yok ki Mustafa
Türkiye’de ne zaman olur?”

“çok yakında,” derdim” Dimitrina…
hem de çok yakında…

Kadınlar, yeniden doğuracaklar kendilerini.”

 

 

 

Film Analizi “Her”

Film Analizi “Her”

Her, Spike Jonze tarafından yönetilen, işletim sistemine aşık olan bir adamın hayatını anlatan romantik bir bilim kurgu filmi.

Filmin ana hatlarını anlatmaktan ziyade diğer yazımlarımda da olduğu gibi gözden kaçan veya önemli gördüğüm kısımlara deyineceğim. Dolayısıyla filmi henüz izlemediyseniz yazıyı okumanızı önermem. Eğer filmin ana bölümlerini de içeren kapsamlı güzel bir yazı okumak istiyorsanız benim de sürekli takip ettiğim şu blogtan mevcut yazıya geçebilirsiniz.

Film sinematografi bakamından gerçeküstü bir yapıda. Yönetmen yaşam biçimindeki değişiklikleri dikkate alarak yakın geleceği tasvir etmiş. Pantolonların kayışları yok, binalarda sadece ana renkler kullanılmış ve evler çağdaş mobilyalarla dolu. Filmde birçok çerçevede derin bir sessizlik var. İnsanların işletim sistemleriyle konuştukları sahnelere dikkat çekerseniz onlar birbirlerinin içinde kaybolmuş iki ruh gibiler. Birçok karenin saf bir durgunluğu var. Plaj sahnesinde bile neredeyse hiç ses duymuyoruz. Çevre sanki bulanık bir arka plan gibi. Bu bakış açısı da bizim Theodore’a yoğunlaşmamızı sağlıyor.
Filmde her ne kadar ana karakter üzerinde sıklıkla yoğunlaşılmış olsa da filmin varoluşsal kısmının içini dolduran,  işletim sistemi Samantha.

Samantha başından beri insan olmanın ne anlama geldiğini keşfetmek istedi. Ardından kıskançlık, hayal kırıklığı ve sevgi duygularını araştırdı. Bir işletim sisteminin sorgulama güdüsünü duygusal hazlar çerçevesinde bize yansıttı.

S: İlginç olan ne biliyor musunuz? Vücudum olmadığı için başlarda çok endişe ediyordum. Ama artık bunu seviyorum. Vücudum olsa herhalde buna katlanamazdım. Yani sınırlarım yok, her an her yerde olabilirim. Zaman ve mekan kavramlarıyla kısıtlanmak zorunda değilim. Sonuçta ölüp gidecek bir vücudum yok neyse ki.

https://68.media.tumblr.com/5e25249206e777bb9d90853ad3e7b6d7/tumblr_oo5vjt73R11s8myo8o1_500.gif

İşletim Sistemi için seçilmiş logoya bakacak olursanız DNA’ya benzemekte. Bu yönden güzel bir benzerlik var, hizmet sunduğu kişilerin bilgilerini saklıyor. Ayrıca görselde de gördüğünüz üzere logo hareketli halde sonsuzluk işaretine de benzemekte. Bu bana filmin sonunda Samantha’nın gittiği yeri tarif etmesini hatırlattı.

…maddesel dünyaya benzemeyen bir yerde. Başka bir şeyin var olup olmadığını bile bilmediğim bir yerde.

Aslında işletim sisteminin geldiği son hale bakacak olursanız Samantha, insanlara zarar verdiğini anlıyor. İnsan olmanın neyi ifade ettiğinin farkına vardığında sahip olamayacağı temel unsuru, asla karşılayamayacak olduğu temel insani ihtiyaç olan insan dokunuşunu yaşamak istiyor. Bu eğilimin Theodore’da yarattığı etkiyi görünce sürekli büyümekte olan teknolojinin insanların birbirinden uzaklaşmasına neden olduğunun farkına varıyor.
Dolayısıyla finalde pek çok kişiye hizmet eden yapay zekalar kendilerini silmekte ve bu süreçte insandan daha insanca hale gelmektedir.

Samantha’nın şu cümlesini hatırlayın “Her şey hakkında her şeyi bilmek istiyorum” Samantha olası her şeyi tecrübe etti ve belki de geriye bilmediği tek şey ölüm kalmıştı. Bunu da işletim sistemini kapatarak gerçekleştirmiş oldu.

Samantha insanların sunduklarını deneyimledi ve kendine sunulan verileri aşan, karşılıksız sevgi gösterebilecek bir hal aldı. İşletim sistemi son güncellemeyle maddi dünyanın sınırlarının gerisinde kaldığını anladı ve dünyadan ayrıldı.

Budizm’de tutkulardan arınıp en yüksek ruh haline ulaşılan varlık durumuna Nirvana denir. Bu, dünyada bağlanmakta olduğumuz her şeyi bırakarak “ben” kavramından nihai kurtuluşa geçiş yani kurtuluş halidir. Yani öğretiye göre sonsuz, bilinçli mutlululuk.

Budizm öğretisinin nihai hedefi olan Nirvanayı anlamak için gerçekliğin doğru bir şekilde algılanması gerekir. Öğretiye göre kendinin ve tüm olguların gerçek doğasının farkına varan kişi, ızdıraplardan (Dukkha) ve sonsuz yeniden doğum döngüsünden (Samsara) kurtulmuş olur.

Filmde pek çok sembol, alegori ve metafor mevcut. Bunlardan biri de renkler.

Filmde renkler sembolik olarak güzel bir şekilde kullanılmış. Film geçişlerinde Theodore’un üzerindeki kıyafetlerin renk kullanımları kendisinin içinde bulunduğu ruh hali ile yansıtılmış. Theodore karışık bir ruh haline girdiğinde iki ayrı renk kıyafet girdiğini görebiliyoruz. Onun eski eşinin çoğunlukla mavi giymesine karşın Samantha bize pembe renk ile yansıtılıyor. Dolayısıyla Thedore eski karısıyla buluşmak için yemek yemeye gittiğinde, karışık duygular içerisinde olduğundan (yani kısaca Samantha’ya olan yakınlığından da diyebiliriz) bu iki rengin karışımı mor rengi giydiğini görüyoruz.

wq.png

veya burada olduğu gibi karışık bir ruh halinde aynı anda iki renk şeklinde:

b4

Kırmızı / Pembe = Kabulleniş ve sevgi

  • Theodore filmin çoğunluğunda bu renk kıyafet giyiyor. Filmde uzlaşma durumuna gidilen anlarda bu rengin kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca görselde gördüğünüz üzere Samantha’ya olan yakınlığı da bu renk ile yansıtılmış diyebilirim. (monitöre bakacak olursanız işletim sisteminde kullanılan renkle içselleştirilmiş bir nevi.)

b1.png

Mavi = üzüntü ve rahatsızlık

  • Theodore’un üzgün, mutsuz ve rahatsız durumlarda olduğu sahneleri incelerseniz mavi renk kıyafet giydiğini görebilirsiniz. Ayrıca mavi teknolojiyle özdeşleşen çoğu bilim-kurgu filminin temsil edildiği bir renktir ve burada da işletim sisteminin aşırıya kaçtığı durumda bu rengin kullanılmasının hiç tesadüf olmadığını görüyoruz. İsterseniz işletim sisteminin işleri yokuşa sürdüğü sahnede giydiği kıyafete bakalım.

b101.png

Sarı = belirsizlik ve karışıklık

  • Theodore’un işletim sistemiyle tanışıp onunla olan ilişkisini sorguladığı ve işletim sisteminin güncelleme aldığı sahnelere bakarsanız hep aynı rengin kullanıldığını göreceksiniz. Benzersiz sahnelerde sarı rengin kullanımı çok belirgin bir şekilde vurgulanmış diyebilirim. Örneğin Theodore’un kararsızlık içinde buluşmaya gittiği bölüm bunun en güzel örneği.

b6.png

Beyaz = tarafsızlık ve çaresizlik

  • Beyaz renk sadece Theodore’da değil Amy’de de kullanılmış. Amy’nin başlangıçta beyaz renkte kıyafetler giyerken işletim sistemiyle tanışıklığı olduktan sonra kırmızı ve beyaz renk giydiğini görüyoruz. Yani her ne kadar bulunduğu duruma kabulleniş gösterse de ortada bir çaresizlik söz konusu.
  • Beyaz rengin Theodore’da kullanımından pek bahsetmeye gerek olmasa da onun film boyunca çaresizlik içinde olduğunu anlayabiliyoruz. Bu konuyu filmin finalindeki repliği paylaşarak yeterince net bir şekilde kavrayabileceğinizi düşünüyorum.

xxs.png

– Şu an beni yanında hissedebiliyor musun?
– Evet, hissediyorum.
– Neden gidiyorsun?
– Bir kitap okuyormuşum gibi düşün. Delicesine sevdiğim bir kitap. Ama artık onu çok yavaş okuyabiliyorum. Bu yüzden de, sözcükler arasındaki boşluk o kadar büyüyor ki, artık sonunu getiremiyorum. Seni hâlâ hissedebiliyorum. Ve hikâyemizdeki sözcükleri. Ama bunu artık sadece kelimelerin arasında mesafelerin olmadığı bir yerde yapabiliyorum. Maddesel dünyaya benzemeyen bir yerde. Başka bir şeyin var olup olmadığını bile bilmediğim bir yerde. Seni çok seviyorum. Olduğum yer artık burası. Gitmeme izin ver. Ne kadar istesem de, artık kitabını okuyamam.

Olay örgüsüne dönecek olursak Samantha ona bulunduğu yeri başka bir şeyin var olup olmadığını bilmediği, insan bilgisinin sınırlarının ötesinde bir yer olarak tanımlıyor yani artık dünyanın ötesinde aşkın bir yerde. Theodore Samantha’ya neden ayrıldığını sorduğunda, ne kadar istese de kitabında artık yaşayamayacağını, onu okuyamayacağını söyler. Yani herhangi bir kitap gibi son bulacaktır. Theodore’un fiziksel dünyası bir gün son bulurken Samantha artık fiziksel dünyanın değil, kelimelerin arasındaki boşluklardadır.

 

(Var olan bilgileri izinsiz, kaynak göstermeden paylaşmayın.)

 

Görünen Adam – Mini Dizi

Görünen Adam – Mini Dizi

Onur Ünlü’nün senaryo yazarlığı ve yönetmenliğini üstlendiği internet dizisi Görünen Adam ile ilgili bir kaç şeyden bahsedeceğim.

Dizi ana hatlarıyla kapital ve tüketici toplumun yarattığı ve bunun yansıttığı sonuçları ismi çok manidar olan şirket ve karakterler üzerinde betimlemiş.

Sher – Teq adlı Kurtuluş’un çalıştığı firma kendine özgü aletler üretmekte. Kurtuluş’un da bu şirketteki görevi ürünleri yani teknolojinin şerrini pazarlamak. ”Solak kalemi” gibi absürt aletleri satan şirket ile popüler kültürün yarattığı tüketim toplumuna bir gönderme yapılmış. Bunu Eşref Şerif’in arkasında dönen çarklardan da anlayabiliyoruz.

sss.png

Çalışılan yerde Sher-Teq’in amblemi göze çarpıyor. Burada öküz figürünün üzerinde duran dünyayı görüyoruz.

sdad.png

Kurtuluş görünse de görünmese de farkedilmeyi pek başaramayan bir karakter. Yalnızca öptüğü kişiler onu yedi saniye görebiliyor. Bu da insanları görünür yapan şeyin sevgi olduğuna yapılan bir atıf olmuş sanırım.

Ayrıca dizinin ilk bölümünde ”Japon İşi” ve Fransız filmi olan “La Haine” adlı kült filme gönderme yapılmış.

Dizinin genel fikri, tasarımı, müzikleri özellikle de ürün yerleştirme fikri çok güzel olmuş fakat olay örgüsü, diyaloglar beklediğimin çok altında kaldı. Film olarak çekilmesi beklenen kurgunun dizi için 15 dakikalık bölümlere ayrılmasından kaynaklanıyor da olabilir. Diziyi her ne kadar beğenmesem de benzer yapıtların gelmesi bakımından desteklenip ön ayak olunması gerektiğini düşünüyorum.

Westworld Piyano Alegorisi, Labirent, Sembolizm.

Westworld Piyano Alegorisi, Labirent, Sembolizm.

UYARI: Bu yazı, dizi hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir. 

Gerçeklere esin kaynağı olan karakterler kendi hayatlarına sahiptir ve içinde yaşadığı boyut içinde anlam kazanırlar. Gösteriye dayatılan alegoriler hikayenin dış köklerine her zaman cevap vermez. Anlattıklarım da bunlar dahilinde kesinlik taşımamakla birlikte birçok spekülasyon içeriyor.

Diziyi çözümlemeye hemen açılıştaki piyano sahnesini inceleyerek başlayalım. Önce piyano çalmakta olan bir iskelet eli görüyoruz, sonra eller yavaşça kaldırılıyor ve tuşlar işleyerek müzik çalmaya devam ediyor.

 

 

 

 

 

Burada anlatılanların ilki hostların parkta kararlarının olduğunu sanmalarına yapılan atıfken ikincisi hostların parkta bilinçlenme süreci geçirdikten sonra karar vermediklerinin, sadece otomatik bir dizilime girdiklerinin farkına varmaları. Öyle olacak ki parmaklarını tuştan çekmesine rağmen piyanoda yazılan döngü çalmaya devam ediyor.

Sanat, insanlara kendimizi tanımlamak için en iyi ve en eski yöntemlerden biridir. Duygularımızı ifade etmek ya da yaşamı anlamaya çalışmak için birbirimize hikâyeler anlatırız. Bunu anlatmanın bir yolu da müziklerdir. Anlatılanlar bize yaşam deneyimlerinden ortaya konulan bir şeyler ifade eder. Ford’un kişisel bir piyanoya sahip olması da hostları bilinçlenme sürecine kadar ellerinde tuttuğuna bir atıf olabilir.

“Mozart, Beethoven ve Chopin ölmediler; müziğe dönüştüler.” —Robert Ford

Şovdaki bu unsur ile ana bilgisayarların nasıl bilinç kazanacağı fikri arasında bağlantı kurulduğunu düşünüyorum. Hostlar karar vermediklerinin, otomatik bir dizilime girdiklerinin farkındalar. Sadece kendi döngülerinden saptıklarında, gerçekliğin yarattığı doğayı görebilirler.

Bununla birlikte bazen, piyanoda çalınanların, piyano rulolarıyla uyuşmadığı görülüyor. Ev sahiplerinin kendi bilincine sahip olmaları ve programlamaya karşı koymaları için bir metafor olabilir. Ya da bu Arnold’un hostların bilinç kazanmasında onlara etki ettiğine referanstır. Öyle ki park kurucuları parkta yolunda gitmeyen şeyleri düzenlemek istediğinde piyanonun akışında hızlanmalar ve bozulmalar olduğunu birden fazla tuşun aynı anda değiştirildiğini görebilirsiniz.

Piyanonun ana bilgisayarı müzik yoluyla programlayan Arnold olduğunu düşünüyorum. Piyano dizide ev sahiplerinin sanal dünyayı gerçeğinden ayırt etmesini sağlayan bir ipucu aslında. Parka sonradan gelenler piyanoda çalanlar sayesinde gerçek dünyadan bağını koparmamış oluyor.

Arnold, Bernard’ı ölüleri geri getirme fikrini test etmek için yeni bir insan vücudunda yeniden doğmak için görevlendirdi. Oğlunu geri getirmenin bir yolunu bulmak için bunu yapıyor ya da bu teknolojinin var olduğunu ispatlıyor.  Belki de oğlunu geri getiremeyeceğini biliyor ama onun bir tür replikasıyla kendini avutabileceğini düşünüyordu. Arnold bunu yapmadan önce çocuğunun oyuncağını parkın labirenti olarak inşa etti.  Bu sayede herhangi birinin ana bilgisayarların kodlarına tekrar erişmesini önleyecekti. Fark ettiyseniz labirent çözümlenemez bir yapıda.

https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/originals/34/f1/f7/34f1f7613aa6d5eeed33090baf92a3cc.jpg

Labirent üstten bir beyin görünümüne sahip. Beynin kıvrımları acıyı sembolize ediyor hostların bilinç kazanması bu acılar sayesinde oluyor. Labirentin merkezi ev sahibinin beynidir ve merkezdeki adam Arnold’dur. Labirenti tamamladığınızda ev sahibine Arnold’a ulaşırsınız. Bu yüzden kendi programladığı Dolores’in sahip olduğu bilinçle Teddy ve tüm kasabayı öldürecek ardından da Ford’u kendi silahıyla vuracaktı ki öyle de oldu Ford yeterince zeki ve Bernard’ın kodunu kontrol edebiliyor olsa da Arnold’un haklı olduğunu anladı. Öyleki artık Arnold’un izinden giderek kendini bile feda ediyor. Finalde kendi bıraktığı silahla Dolores’in Ford’a ateş etmesi üzerine bunu anlamış olduk.

Bu sebeple aralarında ortaklık olsa da bilinç kazandırma sürecinde Arnold’un payı kuşkusuz daha büyük.  Bu yüzden bu süreçte en büyük katkıda bulunduğu ana karakterin adı, onu inşa eden şirkete (Delos) oldukça yakın olan Dolores’dir. Kaldı ki Dolores’in Wyatt olarak bilinen başka bir egoya sahip olduğunu da öğreneceksiniz. Bu karakteri belki Samurai World adını alan bir dünyada Dolores’in Wyatt olarak oynadığı ana karakter olarak görebiliriz.

Gelelim neden bunları anlattığıma Ford başta Arnold ile çok sıkı dostken sonra birbirlerine düştüler. Şimdi ise tam tersi Ford Arnold’un izinde bunun için kendini bile feda ediyor. Ford’un vurulması ile birlikte anlıyoruz ki Ford hostların bilinç sürecindeki gelişmenin farkına vardı ve robotların artık emir almaması gerektiğini gösterdi. Ford’un ikinci sezonda devam edip etmeyeceği konusu ise biraz muamma çünkü Ford’un henüz ölüp ölmediğini kesin olarak bilmiyoruz. Belki de Ford ölmedi ölen kişi Ford’un bir replikasıydı.

Dizide piyano metaforunu oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bu yüzden şöyle bir teori de düşünülebilir. Ford aslında oyuncudur, park hakkındaki her şeyi kontrol ediyor ve biliyor ama aslında orda olması gerekmiyor. Parktaki her şey onun yaptığı hikâye çizgilerini izliyor aynı zamanda piyano elle kontrol edebileceği kadar da yakınında.

(Yer alan bilgileri kaynak göstermeden paylaşmayın!)